109 108 Ailemin bir kolu uzun yıllardan beri İstanbullu; ben de babamın askerliği ve işi dolayısıyla Ankara’da yaşadığım ilk dört sene dışında bütün ömrümü İstanbul’da geçirdim. Ancak, proje ilerledikçe fark ettim ki İstanbul’u hiç tanımıyormuşum. Utanarak itiraf etmeliyim; Çemberlitaş, benim için çocukluğumda birkaç kez turşu yemeye gittiğimiz bir yerden ibaretti. Bu utanç duygusuyla hummalı bir İstanbul tarihi araştırmasına girdim ve geniş bir 19. yüzyıl İstanbul fotoğrafları koleksiyonu oluşturmaya başladım. Bir yandan da Ayasofya, Anadolu Hisarı, Tekfur Sarayı, Ortaköy Camisi gibi simgesel yapıların bugünkü durumlarını aynı açılardan yakalamaya çalışarak 150 yıl öncekilerle karşılaştırmaya başladım. Yok olan, başkalaşan ve geçen zamana inat aynı kalan ögelerin farkına vardıkça, bu şehirle giderek derinleşen bir bağ kurduğumu hissediyordum. İstanbul, sanki tarihini yok etmeye çalışan görünmez bir güçle mücadele ediyordu. Yüzyıllar boyunca onlarca deprem, yangın, istilaya meydan okumuş olan bu görkemli şehir, son yıllardaki hoyrat yapılaşmaya, kalabalığa ve kargaşaya karşı umutsuzca var olmaya çalışıyordu. 19. yüzyıl fotoğraflarında gördüğümüz dingin, huzurlu, harikulade bir estetiğe sahip olan bu şehirden geriye kalan tarihî yapılar, yok olmadan önce son bir kez poz vermek istiyor gibiydiler. Özellikle surlar, yüzyıllar boyunca şehri saldırılara karşı kahramanca korumuş olmalarına rağmen, şimdi ya doğaya yenik düşüyor ya da yeniden inşa edilerek eski karakterlerini kaybediyorlardı. Biz de yaklaşık beş yıl boyunca zamana karşı yarışarak, 72 farklı noktada mobil karanlık oda kurup İstanbul’u ölümsüz cam plakalara işledik. Elde ettiğimiz 751 adet cam negatif ve ambrotip’ten farklı tarihî tekniklerle 1000’in üzerinde fotoğraf ürettik. Bu kitapta görsel bütünlüğü sağlamak için sadece ambrotip’lerden oluşan bir seçkiye yer verdik. Dijital teknolojilerin inanılmaz bir seviyeye geldiği, hatta yapay zekânın artık fotoğraf çekmeye ihtiyaç bırakmayacak düzeyde sonuçlar ürettiği günümüzde, son derece meşakkatli, tehlikeli, yavaş, öngörülemez, modası geçmiş tekniklerle fotoğraf üretmeye çabalamak anlamsız görünebilir. Bu çabanın kökleri çocukluğumda saklı. Ben, babamın işi sayesinde bilgisayarlarla 70’li yılların başında, henüz beş veya altı yaşındayken tanıştım. İlk oynadığım bilgisayar oyunu, yazıcıda beliren “u” (delik) ve “o” (top) harflerini birbirine 2021 senesinin 14 Nisan’ında henüz adı konmamış bir maceranın ilk çekimini gerçekleştirmek için Ulus Parkı’na gitmiştik. Projenin kapsamı ve kavramsal altyapısı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece meraklarımın peşinden gitmeye karar vermiştim: Ömrümün neredeyse tamamını geçirdiğim İstanbul’un, yıllardır üzerinde çalıştığım ıslak kolodyum tekniği ile fotoğraflandığında nasıl görüneceğini; James Robertson, Pascal Sébah, Polycarpe Joaillier, Guillaume Berggren gibi 19. yüzyıl fotoğrafçılarının hayranlıkla incelediğim İstanbul fotoğraflarını nasıl ve hangi şartlarda ürettiklerini merak ediyordum (Görsel 1).1 Hem ıslak kolodyum hem de albümin baskı tekniklerini uzun yıllardan beri uyguluyor olmanın verdiği öz güvenle başladığım bu projenin ilk birkaç çekimi hüsranla sonuçlandı. O güne kadar hep stüdyo ortamında çalışmıştım; dışarıya çıkınca dengeler değişiyordu. Kimyasallar daha farklı davranıyor, ışık hesaplarım tutmuyordu. Hava sıcaklığı, rüzgâr, yağmur, güneşin konumu gibi birçok değişkeni hesaba katmak gerekiyordu. Negatifler çekim anında iyi gibi görünseler de onları kullanarak yaptığımız baskılar şevkimizi kırıyordu. Zaman içinde tarihî metinlerden ipuçları bulup, farklı yöntemler deneyerek kullanılabilir negatifler ve ambrotipler2 elde etmeye başladık. Böylece İstanbul’un ve fotoğrafın tarihine doğru uzun bir yolculuk başlamış oldu. 1 1851 yılında İngiliz heykeltıraş Frederick Scott Archer (1814–57) tarafından geliştirilen ıslak kolodyum, 19. yüzyıl fotoğrafçılığının en yaygın ve kullanışlı tekniğiydi. Bu teknikle çalışan fotoğrafçılar, kendi hazırladıkları kimyasal karışımı cam plakalar üzerine uygulayarak ışığa duyarlı yüzeyler elde eder ve görüntüyü bu plakalar üzerinde negatif olarak kaydederlerdi. Ardından, atölyelerinde bu cam negatiflerden yumurta akı (albümin) ile kaplanmış kâğıtlara baskılar yaparak fotoğrafların çoğaltılmasını sağlarlardı. Günümüze ulaşan 19. yüzyıl fotoğraflarının önemli bir bölümü bu şekilde üretilmiştir. 2 Frederick Scott Archer ıslak kolodyum tekniğini, cam üzerine negatif görüntü alıp bununla kâğıt üzerine baskı yaparak fotoğraf çoğaltmak amacıyla geliştirmiştir. Sonraki yıllarda, negatifin bir yüzeyini siyah bir materyalle kaplayarak veya şeffaf cam yerine siyah cam kullanarak pozitif tek kopya fotoğraf (collodion positive) da yapılabileceğini keşfetmiştir. Archer’ın patentlemediği cam üzerine pozitif görüntü alma işlemini ABD’de 1854 yılında kendi adına patentleyen James Anson Cutting, bu işleme Yunancada “ölümsüz” anlamına gelen “ambrotos” kelimesinden türettiği “ambrotip” (ambrotype) ismini vermiş, Anson olan göbek adını da Ambrose olarak değiştirmiştir. NE ZAMAN KERİM SUNER Görsel 1 Guillaume Berggren Place de Séraskiérat (Beyazıt Meydanı) 21 x 27,5 cm Albümin baskı Lebriz Koleksiyonu
RkJQdWJsaXNoZXIy MzQ3NDc=