yaklaştırmaktan ibaret olan bir golf oyunuydu. Henüz lise öğrencisiyken dört bilgisayar dilini ana dilim gibi biliyor, o zamanın ilkel teknolojisi ile grafik animasyonlar üretiyordum. 80’li yılların sonlarına doğru Türkiye’ye gelen ilk mürekkep püskürtmeli (inkjet) yazıcının kullanım kılavuzunu hazırladım. Diskete kayıt yapan kameralardan itibaren dijital kameralarla haşır neşir olup, fotoğraf işleme yazılımlarını ilk sürümlerinden itibaren kullandım. Başlangıçta dijital fotoğrafçılık beni çok heyecanlandırmış olsa da, zaman geçtikçe süreçte ve sonuçta insan katkısının giderek azaldığını hissetmeye başladım. Teknoloji geliştikçe sonuçlar mükemmelleşiyor, ama sanki biraz da sıradanlaşıyordu.3 Bu durum beni yeniden analog fotoğrafa yönlendirdi. Lise yıllarında kullandığım ve hâlâ çalışan kameramla başladığım bu geriye doğru yolculuk, beni fotoğrafın icat edildiği yıllardaki tekniklere kadar götürdü. Sıfırdan hazırladığım kimyasallarla sıradan bir cam plakayı ışığa hassas hale getirerek başladığım sürecin her aşamasında el emeğimle var olmaktan, en sonunda gümüş, altın, platin gibi asil metallerden oluşan bir görüntü elde etmekten duyduğum hazzı tarif etmem mümkün değil. Âtıl bir raf objesi haline gelmiş, yok olmayı bekleyen fotoğraf ekipmanlarını yeniden hayata döndürüp onlarla yeni fotoğraflar üretebilmek ise benim için onların üreticilerine minnet ve önceki sahiplerine hürmetle karışık, olağanüstü bir keyif içeriyor. Zaman zaman eski mesleğimin de verdiği dürtüyle yapay zekâ sistemlerinin imge üretmede geldikleri seviyeyi test ediyorum. Geçen gün bir tanesine birkaç komut (prompt) girerek 80. sayfadaki Ayasofya ambrotipinin bir benzerini üretmesini istedim. Ortaya çıkan görüntü oldukça inandırıcı ve aynı zamanda da ürkütücüydü (Görsel 2). Benim fotoğrafımdaki 19. yüzyıldan gelmiş gibi görünen iki adam, çekim anında tamamen tesadüf eseri orada bulunan ve tanışıp yarım saat sohbet ettikten sonra bize poz veren Alman baca temizleyicileriydi (Schornsteinfeger). Kültürleri gereği geleneksel kıyafetlerini giyip belli başlı Avrupa şehirlerini ziyaret ettiklerini öğrendik. Birçok çekimimizde bunun gibi benzersiz tanışıklıklar yaşadık, anılar biriktirdik. Beş yılda ürettiğimiz fotoğraflara oldukça benzer görüntüleri, bilgisayar başında oturarak birkaç saat içinde yapay zekâ ile oluşturabilirdim. Ancak bu yolu seçmiş olsaydım yaşadığım tecrübelerin, sıkıntıların, hayal kırıklıklarının, heyecanların, sevinçlerin, coşkuların, dostlukların hiçbirini yaşamamış; Alman baca temizleyicileriyle de tanışmamış; fotoğrafın ve İstanbul’un tarihine doğru muhteşem anılarla dolu bir keşif yolculuğu yapmamış; sadece bilgisayar başında oturup pizza yemiş ve kola içmiş olacaktım. İzleyenler de el emeği, göz nuru ile yapılmış bu fotoğrafları bizzat obje olarak deneyimlemenin keyfini yaşayamamış; sadece ekranda uçuşan piksellere birkaç saniyeliğine bakmakla yetinmiş olacaklardı. 3 Günümüzde çektiğimiz dijital fotoğraflardan baskı almak istediğimiz zaman, mürekkep püskürtmeli yazıcıdan çıktı almak dışında pek bir seçeneğimiz yok. Her ne kadar “Arşivsel pigment baskı,” “Giclée,” “Piezography” gibi havalı isimler kullanılsa da, bunların hepsi sonuçta mürekkep püskürtmeli yazıcı çıktısı. Oysa 19. yüzyılda her biri farklı bir estetiğe sahip, 50’yi aşkın fotoğraf baskı tekniği mevcuttu. 111 110 Kısa zaman öncesine kadar makinelerin yaratıcılık gerektiren alanlarda fazla bir işlevi olamayacağını düşünüyorduk. Ancak günümüzde görsel sanatlar, edebiyat ve müzik alanında yapay zekânın ürettiği “yaratıcı” içerikleri farkına bile varmadan tüketiyoruz. Aynı zamanda, yine farkına varmadan her alanda üreten yerine tüketen konumuna sürüklenerek distopik anlatılardaki dünya düzenine hızla yaklaşıyoruz. Ben de kendi yaptıklarımla, süreci yaşayarak tecrübe kazanmanın değerine dair farkındalık yaratmaya çalışıyorum. Beş yıl sonunda ortaya çıkardığımız fotoğraflara toplu olarak baktığımda, İstanbul’un varlığını koruma mücadelesinin ve benim yaklaşmakta olan teknolojik distopyaya karşı mücadelemin bir karışımını görüyorum. Muhtemelen bir gün, 106–107. sayfalardaki fotoğrafta beklenmedik şekilde beliren göktaşı4 gerçekten üzerimize düşecek, böylece mücadelemiz sona erecek ve yeniden mağaralarda can bulacağız. Ama ne zaman? 4 Islak kolodyum tekniğinde kullanılan camın çok temiz olması gerekiyor. Ancak, dışarıda çalışırken, kolodyum sıvısını camın üzerine döktüğümüzde bir toz tanesi düşüp, camın üzerine yapışabiliyor. Cam plaka gümüş banyosuna girerken de bu toz tanesinin etrafında kuyruklu yıldıza benzer bir deformasyon (komet) meydana gelebiliyor. Şansımız varsa bu deformasyon bizim örneğimizde olduğu gibi fotoğrafa farklı bir anlam kazandırıyor. Görsel 2 Ayasofya önünde 19. yüzyıl kıyafetli iki adam, 2026 Yapay zekâ destekli dijital görüntü
RkJQdWJsaXNoZXIy MzQ3NDc=